2 Translations of Robyn Rowland in Turkish

By and | 1 August 2014

Gelincikler

Meral’e

Ne yaşlı erkeklerin kırışık yumuşak elleri –
kâğıt gibi kolay yırtılan – ne de park saksılarının buruşuk çiçekleri.
Laleler gibi dimdik, kendinden emindir Kırmızı Türk Gelincikleri
alabildiğine parlak, kırmızı dört yaprak,
bir de gözlerine çekili birer kara sürmedir tüm istekleri.

Çocuklar gibi gülüyoruz koşarken
boyu dizimizi aşan tarlalar dolusu gelincikleri.
Sokaklarını dolduruyorlar adanızın
saçılıyorlar dereler boyu, geçip altından çitlerin
sanki bir zamanlar yollara taşan seller gibi.

Gelincik avcısıyız biz, gelincik toplarız.
Koşup başka kadınları geçer,
yolun sonuna varırız, inşaatların ardına
en güzel tarlayı bulmak için yarışırız.
Ben toplayıp demetlerken, lafa tutarsın onları arkada.

Dört yaprağını yolarız. Polen dolu kökler
şaşkın, çıplak, arılar nasıl gelecek diye bekler.
Bebeğimizin cildini getirir akla
kadife yapraklar parmaklarımızın arasında,
tüy gibi yükle dolana kadar o küçük uçuk yeşil araba
ardı ardına doldurur sepetleri gelincikler.

Eve varınca yıkarız doldurup küvetlere.
küçük böcekler fırlar içlerinden,
otlar, gelincik tohumları, yeter belki de
uyutmaya bir aslanı, uçan bir maymunu eğlendirmeye
gökkuşağının ardındaki merdivenlerde.

Üst üste durularız, yakarken sırtımızı bahar güneşi,
çiçekler kırışır, buruşturur sular serinleyen ellerimizi.
İpek gömlekleri yıkamaya benzer. Mutfaktaki tencereden
tatlı bir buhar yükselir. Hoş bahar kokuları tüttüren
senin o eşsiz tarifin benimle mezara gidecektir.

Reçel hazır olduğunda koyu gölgeler çöker üstüne soğudukça
hazırım artık gelincik lokumu dolu çantamla,
gelincik şurubumla hüzünlü bir ülkeye yolculuğa
gelincikler yalnızca genç ölen adamlar,
kocasız kalmış yalnız kadınlar
anlamına gelir o topraklarda.

Şimdi – diyorsun ki bana – gelincikleri görünce:
bahardaki dostluğu düşün, yabani güzelliği, onun meyvelerini;
“gelincik”, genç bir gelinlik kızdır hanımböceği güzelliğinde,
mutluluktan ışıldar kara gözleri, kadife gibi dokunur günışığı,
ipek gibi, ve bir reçel tadı dilinde.


Poppy picking

for Meral

Not the soft wrinkled skin of old men –
papery, easily torn – or the crumpled blooms in our town plots.
Upright as tulips, Turkish Red Poppies are firm and sure
they need just four petals, bright scarlet,
red as red can get, each with its eye black khol.

We are laughing like children
racing through fields-full, higher than our knees.
They crowd the narrow roads of your island
spilling across runnels, under fences
as if they were once water, spreading in a flood.

We are poppy hunters, poppy-picking.
We run ahead of the other women,
driving to lane’s end, friends’ building sites
competing for the best field to harvest.
You hold them hostage with talk, while I grab and gather.

We pluck the four petals. Pollen-loaded stems are
shocked, naked, worrying how to attract bees.
Velvet along our fingers we recall our babys’ skin,
filling bucket after basket, harvesting ‘til your small pale-green
car is loaded with the lightness of their feather-weight.

At the house we wash them outside in basins.
Small creatures emerge to be purged,
bits of grass, poppy seeds, perhaps enough
to charm a winged monkey, put a lion to sleep
on their trudge behind the rainbow.

Over and over we rinse them, spring heat on our backs,
flowers ruffling and crinkling in our cool hands.
It’s like washing silk shirts. The pot in the kitchen is
boiling its sugary clouds. Your secret ingredient I am to
take with me to the grave is wafting old morocco in.

When the jam is ready it cools into dark-claret shades
ready to sit in my bags with poppy lokum, red-poppy syrup
travelling back to a country where red poppies only ever meant
grief over fields full of bodies of young men,
a generation of women left unmarried, lonely.

Now – you say to me – when you see red poppies you will think of this:
friendship in spring, wild beauty and its fruit;
‘gelincik’, that means lovely young brides in their ladybird beauty,
black eyes shining with happiness, the touch of velvet, sunshine,
wet silk, and sweetness of jam on the tongue.

This entry was posted in TRANSLATIONS and tagged , . Bookmark the permalink.

Related work: